3 FİLM 1 KİTAP – 21 Kasım

BURAK GÖRAL İLE 
3 DVD 1 KİTAP

KEDİ
Yönetmen: Ceyda Torun
79 dakika, Genel

Dünyanın belki de hiçbir şehrinde o şehrin insanlarıyla bir arada yaşayan bu kadar çok kedi nüfusu yoktur. İstanbul’un simgelerinden biri elbette sokak hayvanları. Batı ülkelerinde belki çok da titiz uygulanan hayvan haklarına rağmen kedilerle-köpeklerle bu kadar çok iç içe yaşanmıyor. Genç sinemacı Ceyda Torun’un bu tatlı belgeseli “Kedi”nin, özellikle dünyanın batısında bu kadar sevilmesinin nedeni de bu.

“Kedi” İstanbul’un sokak kedilerinin şehir insanlarıyla nasıl iç içe yaşadığını, masamıza gelen kedilerin ellerimizle nasıl beslendiğinin, esnafın dükkanını her açıp kapayışında birlikte yaşadığı bir birey gibi gördüğü kedilerle nasıl ilişki kurduğunu güzel röportajlar ve gerçek kedi videoları eşliğinde, iyi bir prodüksiyonla sunuyor izleyicilerine.
Tabi ki yabancı izleyiciler için çok değişik, samimi ve çarpıcı bir film çıkıyor ortaya böylelikle. Filmi farklılaştıran bu insanların kedilerle kurdukları bağları kendi cümleleriyle samimi bir şekilde anlatmaları. Bunun dışında sevimli kedi görüntülerinde yeni pek bir şey yok. Elbette kedi severlerin yüzlerinde tebessümle izledikleri binlerce kedi videolarından bir demet var önümüzde. Röportajlar etkili elbette, kedilerin bu kadar serbestçe dolaşabildiği, neredeyse istedikleri her şeyi yapabildikleri bir şehir görüntüsünün çıkması da güzel. Ama biz ülkemizdeki hayvan hakları konusunda gerçekte bu filmdeki kadar titiz olunmadığını da bildiğimiz için içimiz bir parça burkulmuyor değil. Ne kediler, ne köpekler biliyoruz ki saçma sapan kıyımlara kurban gittiler.

Dünyanın en ünlü ‘kendini iyi hisset’ filmlerinden biri olan “Amelie” ile ilgili ünlü bir anektot vardır. “Amelie” orada çekilmiş pek çok filmden daha koyu bir şekilde Paris’i dünyanın en güzel, en romantik ve en yaşanılası şehri ilan eder. Ancak filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet bir röportajında bu konuda çok çalışıp çok fazla zorlandıklarını da itiraf etmiştir.
“Kedi”de biraz öyle bir durum var sanki. Biz içinde olduğumuz için yaşanan kötü örnekleri de maalesef ki biliyoruz ve bu iyi örneklerden oluşturulmuş, güzel harmanlanmış kolaj bizi batılılar kadar vuramıyor. Elbette İstanbul’u rengarenk, huzurlu, keyifli bir şehir olarak sunan filmi, yaralı yavru kediyi kucağında tutarak seve okşaya veterinere götüren amcayı, İstanbulun diğer kedisever sakinlerini, o siyah-beyaz psikopat kediyi ve diğer bütün kedileri içimiz ısınarak izliyoruz yine de…

ARABALAR 3
Cars 3
Yönetmen: Brian Fee
109 dakika, 7+

Pek çok animasyonda olduğu gibi insanlarla ilgili mesajlar veren bir hikayeyi farklı bir topluluk üzerinden anlatıyordu ilk “Arabalar”. Film bencil, şımarık ve kibirli olmanın, başkalarını hor görmenin ne kadar kötü olduğunu anlatıyordu çocuklara öncelikle.
“Arabalar” yetişkin seyirciler için belki biraz bildik bir hikaye içeriyordu ama çocuklar için eğlenceli ve sıkıcı olmayan bir filmdi. 5 yaşından itibaren özellikle de erkek çocukların gözde filmlerinden biri olmuştu. 2011’de gelen “Arabalar 2”, zorlama ve kakafonik bir casus aksiyonu hikayesiyle pek de parlak bir devam filmi olamadı.

Üçüncü filmde ise hikayeyi “Rocky” filmlerine yaklaştırmışlar sanki biraz. Özellikle de “Rocky III” ve sonrasındaki diğer devam filmlerine… Nasıl ki Rocky yaşlandıkça, teknolojinin gücünü ve rüzgarını alan yeni kuşak boksörler ortaya çıkıp da Rocky’e bir yüzleşme yaşatıyorlarsa, “Arabalar 3”de de yarış arabası McQueen’in başına aynısı geliyor. Jackson Storm adlı yeni nesil bir araba, her türlü teknolojik destekle çalıştırılmış olarak zorlu bir yarışın sonunda McQueen’i ekarte eder. Özgüvenini yitiren ve eski gücünün kalmadığını kabul etmeyen McQueen yeni sponsoru Sterling’in desteğiyle genç bir çalıştırıcıyla bir araya getirilir. Ama McQueen’in toparlanabilmesi için bu yeterli değildir. İlk filmde onun akıl hocası olan Doc Hudson’ın mirasına da ihtiyacı vardır.

“Arabalar 3”ün “Rocky” filmlerinden yürüdüğünü belli ettiği bir karakter var filmde. Cal Weathers adlı bu araba McQueen’in de en yakın arkadaşı. Bu isim elbette Rocky’nin en yakın arkadaşı Apollo’yu canlandıran aktör Carl Weathers’ın ismini andırıyor! Aslında doğru bir model üzerinden kuruluyor hikaye ancak çocuk izleyicilerin bu yaşlanma hikayesinden keyif alacakları konusunda kuşkuluyum açıkçası. Sevdikleri bir karakterin artık yaşlandığı gerçeğiyle yüzleşmesini izlemek ne derece eğlenceli olabilir ki? Hikaye böyle olunca mecburen filmin ritmi de ağırlaşıyor. Orta kısımda kendisini vahşi bir yarışın ortasında bulan McQueen ve genç çalıştırıcısı Cruz’un yaşadıkları eğlenceli elbet ama sonrasında film öyle bir ritm kaybediyor ki, böyle bir stratejiye nasıl onay verildiğini anlamak zor. Nitekim 7+ yaş sınıflandırması alan film, bu yaşın altındaki çocukların sıkılabileceği de bir film olmuş.

 

MIDNIGHT SPECIAL
Yönetmen: Jeff Nichols
Oyuncular: Michael Shannon, Joel Edgerton, Kirsten Dunst
112 dakika, 13+

Bazı filmlere türkçe isim konulmaması yadırgatıcı bir durum olurken bazı filmlere de ne isim koyarsanız koyun orijinal isimlerinin işaret ettiği anlama yaklaşabilmek mümkün olmaz.

Midnight Special” da o filmlerden. Ama aslında ilk bakışta tam ortasında dalıyor olsak da zor bir hikayesi yok filmin. Garip yetenekleri olan Alton adlı 8 yaşında bir çocuğu babası Roy ve onun en yakın arkadaşı Lucas, bir tarikatın ‘çiftlik’ denen mekanından kaçırmıştır. Polis, FBI ve tarikatın iki adamı peşlerindedir. Eşkalleri bütün ülkeye dağıtılmıştır ve nereye gitseler tanınacak haldedirler. Tek çareleri giderek güçten düşmekte olan Alton’ı annesi Sarah ile buluşturup, çocuğun işaret ettiği yere bir an önce varabilmek..

2012’de izlediğimiz “Sığınak” (Take Shelter) ile dikkatimizi çeken yönetmen Jeff Nichols’ın filmi 80’lerin iyi bilim-kurgu gerilimlerini hatırlatan bir atmosfere sahip. Benim aklıma hemen hikayesiyle “E.T.”yi ve Stephen King’den uyarlanmış “Firestarter”ı, atmosferiyle de John Carpenter’ın çok sevdiğim “Starman”ini hatırlattı.

Nichols’ın da bu filmdeki yönetmenliği birinci sınıf doğrusu. Renkleri, tonu, sahnelerin düzgünlüğü ve oyuncularıının başarılı performansları etkileyici gerçekten. Ama hikayenin detaylarındaki cimrilik de şaşırtıcı bir boyutta. Filmin hikayenin tam ortasından başlaması güzel ve cesur bir hamle. Ana karakterlerini tanıtmakla hiç uğraşmıyor, hikayeyi kırılma noktasından başlatıyor Nichols. Aslında uzaylı bir çocuğun bir din tarikatı tarafından nasıl kullanıldığı fikri parlak bir fikir ve film bununla hiç ilgilenmeyerek sonrasına odaklanıyor. Ancak orada da mesela Roy’un oğluyla kurduğu ilişkiyi belki daha sıcak verebilirdi yönetmen diye düşünmek mümkün. Alton’ın anne-babasıyla bir aradayken ve tarikatta geçen zamanlarını da merak ediyorsunuz ve film size bunun çok azını veriyor. Alton’ın anayurduyla ilgili de eli oldukça sıkı yönetmenin. Bir açıdan bakarsak da çocuklarının geleceği hakkında endişe duyan bir anne-babanın zor bir seçim yapması filmin ana meselesi.

***

O GÜZEL ATLARA BİNİP GİDENLER
Atilla Dorsay
Remzi Kitabevi, 320 sayfa

Duayen sinema yazarı/film eleştirmeni Atilla Dorsay’ın çalışkanlığını kimse yadsıyamaz. SİYAD’ın kurucularından biri olan ve yıllarca başkanlığını yapan Dorsay’ın kariyeri boyunca elinden sayısız yazı ve 60 kadar sinema kitabı çıkmıştır. Türk sinema tarihi boyunca kültür sanat iklimizde yetişmiş yüzlerce sanatçıyla arkadaşlığı, onlarla birlikte geçirdiği sayısız anıları vardır. Onun kalemi her zaman bilgiyle, duyguyla ve samimi, güçlü yorumlarla donanmış yazılara vesile olmuştur. Ben dahil bir çok sinema yazarı için her zaman bir ilham kaynağı olmuş, kitaplarında topladığı yazıları nesiller boyu güçlü sinema kaynakları oluşturmuştur.

Üstadın “O Güzel Atlara Binip Gidenler” adlı yeni kitabı, bugün artık hayatta olmayan ve Türk sinemasına damgasını vurmuş yönetmenlere, oyunculara ve sinemaya bir şekilde bulaşmış diğer pek çok değerlerimize yazılmış duygusal yazılardan oluşuyor. Duygusallar, çünkü Dorsay bu kitaptaki bütün isimleri bizzat tanımış ve onlarla acı-tatlı anılar paylaşmıştı. Yaşar Kemal’in o ünlü cümlesinden ilham alarak oluşturduğu bu kitapta hepsi de bu ülkenin iyi insanları olan değerli isimleri kendi penceresinden anlatmaya soyunmuş sevgili Dorsay. Aralarında Yılmaz Güney, Lütfi Akad, Metin Erksan, Zeki Ökten, Ömer Kavur ve Halit Refiğ gibi ustaların olduğu 13 yönetmen; Tarık Akan, Çolpan İlhan, Tuncel Kurtiz, Levent Kırca, Müşfik Kenter, Fikret Hakan gibi isimlerin olduğu 13 değerli oyuncu ve Attilâ İlhan, İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Vedat Türkali, Onat Kutlar, Atilla Özdemiroğlu, Zeki Müren gibi kendi alanlarına damga vurmuş 14 önemli yaratıcımız… Dorsay hepsine ayırdığı sayfalarda onlarla geçirdiği bazı anılardan, kariyerlerinin dönüm noktalarından ve hepimizde bıraktıkları izlerden bahsediyor. Hatta giriş yazısında da belirttiği gibi bazen onları eleştiriyor bile. Ama onların sevgisini ve onlarla kurduğu gönül bağını hiç zedelemeden. Açık yürekilikle bu dostlarıyla yaşadığı kimi kırgınlıklarını da yazmış üstelik. Bütün bunlar yazıları daha da samimileştiriyor ve onları kuru bir dille yazılmış övgü yazıları olmaktan çıkarıyor.

Ama asıl değerli olan; bütün yazıların bir araya gelmesiyle bu bereketli topraklarda ne kadar güzel insanların yetiştiğini bir kez daha idrak edişimiz. Bu samimi kitabı okudukça sevgili Atilla Dorsay’ın arka kapak yazısında belirttiği gibi; “Tarihin aynı döneminde Türkiye denen dev çelişkiler ülkesinin kültür meydanında cirit atmış bu kişilikler, bu ülkeyi, bu halkı, bu coğrafyayı kavramamıza yardımcı” oluyorlar gerçekten de…

Tanıdığınızı düşündüğünüz ya da daha önce hakkında bir yazılar okumadığınız 40 değerli insanımızın hikayesini, Atilla Dorsay’ın lezzetli üslubuyla yazılmış yazılarla bir çırpıda okuyacaksınız…

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen bir isim girin