3 FİLM 1 KİTAP – 14 Aralık

BURAK GÖRAL ile 3 DVD 1 KİTAP

BLADE RUNNER 2049: BIÇAK SIRTI/Blade Runner 2049

Yönetmen: Denis Villeneuve

Oyuncular: Ryan Gosling, Harrison Ford, Ana de Armas

163 dakika, 15+

1982 yapımı ünlü Ridley Scott filmi “Blade Runner” insanların köle niyetine kullandıkları yapay insanlardan (replikant) bir grubun isyan etmesine karşılık onları avlamakla görevlendirilen ‘blade runner’lardan biri olan Rick Deckard’ın hikayesini anlatır. Deckard peşine düştüğü replikantları bir dedektif gibi ipuçlarını takip ederek saptarken, üretici Tyrell şirketinin replikant çalışanı Rachael’a aşık olmaktan kendini alamaz. Deckard finalde son isyancı replikant Roy Batty’den de etkilenerek Rachael’ı kaçırıp yeni bir hayat aramak için yola çıkmıştı.

İlk film Deckard’ın da bir replikant olup olmadığı sorusuna net bir cevap vermiyordu (stüdyoyla ters düşen yönetmen kurgusu bu konuda daha nettir oysa). “Blade Runner 2049”un kahramanı K ise, tıpkı Deckard gibi 30 yıl önce arıza çıkaran modellerin peşine düşmüş bir avcıdır. Ancak bu sefer en baştan onun da yeni model bir replikant olduğunu bilmekteyiz. En son avladığı replikantın arazisinde bulduğu içi kemik dolu bir sandık sayesinde yeni bir davayı çözmesi için görevlendirilir. Araştırmaları onu en başta kendi anılarına ve Deckard’a kadar götürecektir…

“Sicario” ve “Geliş” (Arrival) gibi son dönemde çektiği filmlerle giderek daha geniş bir hayran kitlesi edinen Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve, sinema tarihinin bu en iyi bilim-kurgu filmlerinden birine 35 yıl sonra bir devam filmi çekerken, orijinaline hem görsel hem de içerik anlamında oldukça sadık kalmış. Ama senaryoda bir yaratım sıkıntısı olduğunu da belirtmek gerek. Zira günümüzde hem “Blade Runner”ın kendisi hem de hikayenin gidebileceği her türlü istikamet o kadar çok taklit edildi/anlatıldı ve yinelendi ki, 1982 yılındaki gibi bir etki yaratmak artık çok zor. Bu yüzden izlediğimiz hikayede insan olmayı merak eden ve başkaldıran ‘sentetik’ler, herkesin peşine düştüğü bir seçilmiş kişi, kötü kişinin kolayca yapabileceğine rağmen kahramanı bir türlü öldürmeyişi gibi bilim-kurgu klişeleri birbirini takip ediyor.

Jared Leto’nun canlandırdığı Tyrell şirketinin yeni sahibi Wallace, sırf ‘felsefe olsun’ diye yazılmış gibi duran diyaloglarla konuşmasa daha iyi olacakmış doğrusu. Ama K’ye eşlik eden hologram sevgili Joi’de Ana de Armas ve Wallace’ın sağ kolu Luv’da Sylvia Hoeks, karakterlerini keyifle izleten iki genç kadın oyuncu olarak renk katıyorlar filme.

Ryan Gosling, Villeneuve’ün bol duraksamalı sahnelerinin hakkından gelebiliyor. Harrison Ford da bazen yaşlı Deckard, bazen de yaşlı Han Solo ya da yaşlı Indiana gibi görünüyor. Bir oyuncu bu kadar çok ikonik karakter oynamışsa, seyirci onu her gördüğünde zihninde hepsini birden arayabilir elbette!

Filmin bütün ses ve set tasarımları, atmosferi ilk filmle bir bütünlük sağlıyor elbette ama hikaye bizi ilk filmdeki kadar sarsacak güce sahip değil maalesef. Sanki ‘hadi devam filmi yapalım’ dendiğinde ilk akla gelen hikaye çekilmiş gibi.

KARA KULE/The Dark Tower

Yönetmen: Nikolaj Arcel

Oyuncular: Idris Elba, Matthew McConaughey, Tom Taylor

95 dakika, 7+

Ünlü yazar Stephen King’in ilk kez 1982’de basılan ve sonra sekiz kitaplık bir seriye dönüşen “Kara Kule”adlı romanı, yıllarca hayranları tarafından sinema uyarlaması beklenen bir merak unsuruydu. Kitapları okuyanlar hikayenin kapkaranlık atmosferinin, zengin ve garip hayal dünyasının dört dörtlük bir şekilde perdeye yansıtılabilmesinin pek de mümkün olmadığını söylerlerdi hep oysa. King’in kendine ait bir evreni, jargonu ve karakterleri olan roman dizisinin açılışını yapan bu ilk film, beklentileri çok da karşılayamıyor maalesef.

Bir takım garip rüyalarda siyah giyen bir adam ve Roland adlı gizemli ve usta bir silahşoru gören Jake adlı bir çocuk, bu rüyaları kendi kendine resmetmektedir. Babasının ölümünden sonra annesi ve üvey babasının sorunlu olarak gördüğü Jake, aslında esrarengiz birileri tarafından da takip edilmektedir. Bir şekilde evden kaçarak rüyalarının gösterdiği yöne doğru ilerler ve çizimlerini yaptığı o paralel evrenin içine giriş yapar. Gerçekten de ‘siyah giyen adam’, Jake gibi özel bazı çocukları kullanarak, bütün gizli evrenleri koruyan Kara Kule’yi yıkmayı ve dünyadışı varlıkları içeri sokmayı planlamaktadır. Silahşor ve Jake buna engel olmaya çalışır.

Kitapları bunca senedir efsaneleştirilen bir seri için ne kadar talihsiz bir başlangıç aslında. Dünyayı yok etmeye çalışan ve bunu neden yapmak istediği bir türlü anlaşılamayan bir kötü adam; nereden nasıl geldiği, neler yaşadığı hiç bilinmeyen bir silahşor ve benzer filmlerde defalarca gördüğümüz klişelikte bir çocuk karakter… Belki bizi 95 dakika boyunca oyalıyorlar ama arkasında Stephen King ve 8 kitabı olan, milyonlarca hayranın yere göğe koyamadığı bir büyük hikayenin sıradan bir ergen eğlencesi gibi kurgulanmış olması baştan bir büyük strateji hatasını ortaya koyuyor.

İYİ ADAMLAR/The Nice Guys

Yönetmen: Shane Black

Oyuncular: Russell Crowe, Ryan Gosling, Angourie Rice

116 dakika, 15+

“İyi Adamlar”da, daha afişinden ve adından kendini belli eden ‘iki ahbap çavuş’ klişesi, Senarist/yönetmen Shane Black’in kıvrak senaryosuyla zekice altüst ediliyor.

Retro fontlarıyla filmin adını yazdıktan sonra “1977 Los Angeles” bilgisiyle açılan film bizi bir zaman makinesine yerleştirip o yıllara fırlatıyor sanki. Zaten 1970’lerin groovy müzik yapan kişi ve grupların en bilinen şarkıları film boyunca izlediğimiz hikayeye de eşlik etmekte. Los Angeles’ın en bozulmamış köşe bucakları, retro kostüm-mobilyalarla süslenmiş iç mekanlar, başarıyla tekrar yaratılan meşhur LA porno sektörü partileri ve tabi ki eski model Amerikan arabaları da dahil…

Misty Mountains adlı porno yıldızının ölümüyle başlayan bir cinayet zincirinin tam ortasında birbirlerine doğru yol alan alan iki özel dedektif, bildiklerini paylaşarak aynı genç kızın izini sürmeye başlarlar bir süre sonra. Amelia adlı bu kız Adalet Bakanlığı’nının güçlü bürokratlarından birinin aktivist kızıdır. Yeni protestosunu porno sektöründeki tanıdıklarından yardım alarak yapmayı tasarlamıştır. Bu da bir cinayet dalgasının başlamasına yol açar. Misty’nin ölümüyle başlayan süreç sırasında, sevdiği kadını bir sene önce babasına kaptırmış (!) ve her anlamda hantal bir adam olan Healy ile karısını kaybettiğinden beri giderek daha sarsaklaşan, alkolik dul baba March’ın yolu Amelia’yı ararken kesişir.

Healy ve March bütün bu macera boyunca, hiçbir şeyi doğru tahmin edemeyip, hiçbir şeye de engel olamazlar… Filmin en güzel tarafı da bu zaten. “Ateşli Geceler”in (Boogie Nights), “Çin Mahallesi”yle (Chinatown) buluştuğu olay örgüsünde iki dedektif sık sık yanılıp yanlış kararlar da alsalar Black parodik bir komediye asla teslim etmiyor filmini. Ne March’ın sakarlığı ne de onun çokbilmiş kızı Holly’nin varlığı filmi Hollywood’un klişe suç polisiyelerine ya da ‘küçük afacan’ komedilerine indirgemiyor.

Raymond Chandler romanlarındaki dedektifler gibi konuşan olgun ama zaaflarla dolu Healy ile daha çocuksu ve daha güvenilir görünen sempatik March, onları canlandıran iki sevilen oyuncu sayesinde de ilgiyle izleniyorlar. Russel Crowe film için aldığı kiloların hakkını veriyor doğrusu, iri cüssesi hareket kabiliyetini düşürdükçe daha sevilebilir bir karakter ortaya koyuyor oyuncu. Ryan Gosling ise ilk kez bu tonda bir komedi performansı sergileyerek bir kez daha kendi kuşağının en iyi oyuncularından biri olduğunu kanıtlıyor.

1 KİTAP

DÜNYALAR SAVAŞI/War of the Worlds

H. G. Wells

İthaki Yayınları, 296 sayfa

H. G. Wells, bilimkurgunun atası, türe adını altın harflerle yazdırmış en büyük yazarlardan.

Zaman Makinesi, Görünmez Adam, Doktor Moreau’nun Adası gibi eserleri ve düşünceleriyle âdeta zamanın ötesinden gelen bir yazar olan Wells, Dünyalar Savaşı’nda istila altındaki umutsuz ve çaresiz bir gezegenin hikâyesini anlatıyor: Dünya’nın.

Gökyüzünden İngiltere’nin güneyine düşen silindirlerin yarattığı merak hemen sonra yerini korkuya bırakmıştır. Dünya, Mars’tan gelen canlıların istilası altındadır. Henüz ne olduğunu anlayamadan Marslılar tarafından katledilmeye başlayan insanlar, var güçleriyle karşılık vermeye ve direnmeye çalışırlar.

Uzaylıların kontrolü altındaki İngiltere’de adsız anlatıcının tanıklıkları, insanlığın kaygı verici ümitsizliğinin ve hayatta kalma mücadelesinin karanlık bir portresini çizer. İnsanlığın Dünya üzerindeki binlerce yıllık hükümdarlığı son mu bulacaktır, yoksa bir kurtuluş ihtimali var mıdır?

Birkaç kere sinemaya da uyarlanan bu ünlü bilim-kurgu romanı, uzaylı istilası temasını kullanan pek çok ürünün de atası elbette. Bu önemli eser hakkında “Her nesil Dünyalar Savaşı’nı kendi deneyimlerinin ışığında yeniden okuyup yeni bir şeyler öğrenebilir” diyen ünlü yazar Arthur C. Clarke’nin önsözünü de taşıyan yeni baskısıyla İthaki Yayınları tarafından kitap raflarına sürülmüş durumda. Kaçırmayın… (bültenden)

Birbirinden değerli kitap ve filmleri sizler için Kioskluyoruz :)

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen bir isim girin