3 FİLM 1 KİTAP – 31 Ekim

498

BURAK GÖRAL İLE
3 DVD 1 KİTAP

MAYMUNLAR CEHENNEMİ: SAVAŞ
War For The Planet of the Apes
Yönetmen: Matt Reeves
Oyuncular: Andy Serkis, Woody Harrelson, Steve Zahn
140 dakika, 13+

Aslında Pierre Boulle’nin aynı adlı kült romanının değeri, 1968 yılında sinemaya uyarlandıktan sonra anlaşılmıştı. Uzak gelecekte maymunların hakim olduğu bir gezegene düşen astronotların yaşadığı gergin bir hikaye anlatıyordu. Ortaya çıkan film kitaba göre daha akıcı bir olay örgüsüne sahipti. Ama insanı şok eden ‘burası aslında dünyaymış!” finali kitapta da olduğu gibi filmin de en güçlü manevrasıydı.
2011 yapımı “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” kaynak aldığı film ve kitaba çok saygılı yaklaşmış sonrakilerin de aynı doğrultuda yaklaşmasına olanak vermiş bir senaryoya sahipti. Dünyanın dört bir yanını saran hastalık, insan ırkını azaltırken giderek zekileşen maymunların hikayesini kibirli, yokedici ve ayrımcılık yapan insanlara karşı duran bir Spartacus hikayesi gibi ele almak sonuç getirdi. İkinci film iki azınlığın arasındaki savaşı ele alıyordu. Maymunların lideri Ceasar’ın pek de gönüllü olmadığı bir insan-maymun savaşına sürüklenişini izlemiştik.
Eğer fikir değiştirmezlerse bir üçleme olarak planlanan serinin bu son filmi ise artık tamamen maymunların tarafında duruyor. Olaylar Ceasar’ın ve maymun topluluğunun bakışıyla ilerliyor. Ormanda saklanan maymunlar, az sayıda kalmış asker insanlardan saklanmaktadırlar. Çok sert ve yarı-delirmiş, kendi ailesi dahil gerektiğinde insanları da katletmeyi göze almış bir albayın etrafında toplanan askerler ilk saldırıyı gerçekleştirirler. Bu durum büyük kayıplar veren Ceasar’ın intikam yolculuğunu başlatır.
“Maymunlar Cehennemi: Savaş” Vietnam savaşı filmlerini hatırlatan bir çatışma sahnesiyle açılıyor. Sonrasında Ceasar’ın birkaç yardımcısıyla yola çıkışı klasik western filmlerinin izini sürüyor. Ekibe yolda katılan küçük bir kız ve yaşlıca bir maymunla ekip biraz daha büyüyor. Albay’ın da dahili olduğu esir kampına varıldığında ise ikinci dünya savaşında geçen toplama kampı filmlerinin alanına giriyor.
İnsanoğlunun yıkıcılığının, insanlığın sonunu getireceğini oldukça duygusal sahnelerle birleştiren çarpıcı bir görsellikle sunuyor yönetmen Matt Reeves. Bu hikayeyi tam da anlatılması gerektiği gibi, müziklerinden bütün diğer tasarımlarına kadar karanlık bir bakış açısıyla anlatıyor. Duygusal finali ise 1968 yılının “Maymunlar Cehennemi” filmine zarif bir köprü kuruyor.
Yaklaşık iki buçuk saat süren film, bize insanoğlunun önlenemeyen kibiriyle kendisinden olmayana nasıl saldırdığını, kızıldereli ya da yahudi soykırımlarında olduğu gibi her an yeni bir tanesine daha ne kadar da hazır olduğunu hatırlatmakta.

MUMYA
The Mummy
Yönetmen: Alex Kurtzman
Oyuncular: Tom Cruise, Sofia Boutella, Annabelle Wallis 
110 dakika, 15+

Hollywood’un köklü film stüdyolarından biri olan Universal’in de elinde 1930-1960 yılları arasında yapılmış bir dizi korku klasiği var. Herbirinin güçlü edebiyat kaynakları bulunmakta ve stüdyo bu klasiklerin dünya haklarını uzun zamandır da elinde tutmakta. “Mumya”, “Frankenstein”, “Doktor Jekyll ve Bay Hide”, “Van Helsing”, “Görünmez Adam”, “Dracula” ve “Kurtadam” gibi klasikler bunlar ve Universal da bu karakterlerin filmlerini yeni bir anlayışla tekrar çekip adına “Karanlık Evren” adını verdikleri bir korku/macera serisi başlatma kararı almış. Bu serinin karşımıza çıkan ilk filmi “Mumya”, elbette 1999’da başlayıp bir anda tüm dünyada Mısır tarihi üzerine bir merak uyandıran üç filmlik serinin bir uzantısı değil. O filme de eski uyarlamalarına da küçük göndermeler yapan bir hikaye kurgusu var. Yani yine kötülüğü yüzünden canlı canlı mumyalaştırılıp lanetlenmiş bir karakterin günümüzde yol açtığı kargaşa anlatılmakta. Hırsı yüzünden babasını yeni karısı ve çocuğuyla katleden Ahmanet adlı genç büyücü kadının mezarı Amerikan ordusuna ait bir İHA’nın Ortadoğu’daki iki askeri kurtarmak için attığı füze sayesinde açığa çıkar. (bu noktada alttan alta açılacak bir politik damar bekliyoruz ama çıkmıyor) Bu iki askerden biri Tom Cruise’un canlandırdığı Nick Morton adlı fırsatçı bir adamdır. İkinci büyük hatayı da o yapar zaten ve Ahmanet’in kendisini etkisi altına almasına izin verir. Olanlar onu ve esrarengiz bağlantıları olan Jenny adlı genç bir tarihçiyi İngiltere’de büyük bir ölüm kalım savaşının içine sürükler.
Tom Cruise’u “Vampirle Görüşme”den beri böylesi bir korku/fantastik hikayenin içinde izlememiştik. Cruise gibi bir superstarın varlığı filmde başarılmak istenen karışımın da bir türlü tutturulamamasına neden olmuş sanki.. Birçok usta senaristin elinin değmesine rağmen 1999’da izlediğimiz “Mumya” kadar eğlenceli olamıyor mesela film. Zaten adı “Karanlık Evren” olarak sınırlanmış bir seriden bahsediyoruz. Peki karanlığın hakkını tam olarak verebiliyor mu? Orada da arıza var açıkçası. Çok paralar harcandığı belli olsa da çok büyük ve heyecanlı sekanslar kurulamamış. Yönetmen Alex Kurtzman uçak kazası sahnesini, kilisede zombilerle kavga sahnesini ve devamındaki araba kazası sahnesini elinden geldiğince şenlikli hale getirmiş. Ama Russel Crowe’un canlandırdığı ve bütün serinin muhtemelen merkez karakteri olarak tasarlanan Dr. Jekyll etkili bir katalizör olamıyor. Nick ve Jenny arasındaki kimyaya yeterince ikna olamıyoruz. Beklenen ölçüde bir mizah yok. Bir ara Nick’in ölü arkadaşı John Landis’in yine bir Universal klasiği olan filmi “Amerikalı Kurtadam Londra’da”ki gibi mizahi bir tonda kullanılıyor, ama yine de güçlü yazılamamış o sahneler.
Ama yine de çok eğlendiğim birkaç güzel sahne var. Başlı başına uçak sahnesi, Jenny ile Nick arasında geçen paraşüt diyaloğu ya da Jenny’nin Nick’e ‘hadi git patakla şunu” dolduruşundan sonra Nick’in Ahmanet’ten dayağı yemesinde eğlenmedim diyemem. Kendi adıma Sofia Boutella’nın Ahmanet performansını da çekici bulduğumu söyleyebilirim.

TRANSFORMERS 5: SON ŞÖVALYE
Transformers: The Last Knight
Yönetmen: Michael Bay
Oyuncular: Mark Wahlberg, Anthony Hopkins, Laura Haddock
7+ 13A, 149 dakika

“Transformers”, bir oyuncak olarak Amerikan değil Japon kaynaklı olmasına rağmen Hollywood’un elinde inanılmaz bir Amerikanlaştırma operasyonundan geçti. Özellikle de ‘franchise’ haklarına Amerikan oyuncak devi Hasbro’nun da ortak olmasından itibaren… 1984’te, daha ilk oluşturulduğunda da ana kahramanı Optimus Prime, Amerikan bayrağı renklerindeydi (kırmızı-mavi-beyaz), belki de bu yüzden Hasbro’nun dikkatini çekiverdi.
Uzaydan gelen ve giderek Amerikan arabalarına ve kamyonlarına dönüşen bu savaşçı uzaylı robotlar bildiğiniz gibi ikiye ayrılıyorlar: iyi olan ‘Autobot’lar ve kötüler yani ‘Decepticon’lar. Bunlar savaşmak için dünyayı mesken tutarlar ve iyi Autobotlar, insanları da Decepticonların yokedici tabiatlarından korumaya çalışırlar. “Transformers” filmleri Steven Spielberg’in yapımcılığında Michael Bay’in gösterişçi yönetmenlik anlayışıyla hayli piyasa işi filmler oldular… Her filmde otomatik pilota bağlanmış hissi veren arabadan robota dönüşüm sahnelerinin başdöndürücü temposu hikayeye boşvermişlik tavrı sürdü ama hiçbirinde bu kadar karışık bir çorba sunulmamıştı önümüze. Bu sefer yıllar yılı popülerliğini hiç kaybetmeyen Kral Arthur ve büyücü Merlin efsanelerini de içine alan saçma sapan bir başlangıç yapıyor film. Anlaşılan bu arabalara dönüşen dev robotlar milattan sonra 400’lü yıllarda bile dünyadalarmış! O zamandan beri kayıpta olan bir asanın peşine düşülüyor bu beşinci filmde de. Amerikan askerleri, geçen filmde hikayeye giren Cabe adlı işsiz tamirci ve Anthony Hopkins birlikte dünyayı kurtarmaya çalışıyorlar. Anlatılacak pek bir şey yok. Birbirinden gürültülü sahneler, takip etmekte zorlanacağınız zoraki fiziksel itelemeler ve bol bol yıkım görüntüsü.
Filmin ortalarında bir yerinde transformerların dünyadaki varlıklarını saklamaya yemin etmiş dahiler grubunun son temsilcisini canlandıran Anthony Hopkins’in şatosunda geçen birkaç sahne ve birkaç tane de aksiyon numarası fena değil. Ama bunların dışında film tamamen bir görüntü ve ses bombardımanı, tıpkı öncekiler gibi. Üstelik iki buçuk saatlik süresiyle hayli de uzun! Artık beşinci filmine gelmiş bir seride sanki bir “Star Wars” kültürü yaratmaya çalışır gibi bir çaba da var üstelik bu sefer. Küçük, sevimli bir droid bile eklemişler, Optimus Prime’ı da iyice Obi-Wan Kenobi’leştirmeye çabalamışlar sanki! Marvel evrenindeki gibi de sonraki filme bir final kancası atınca da tam olmuş! Anlaşılan 6-7-8 diye de devam ettirilecek! Serinin inatçı bir takipçisiyseniz keyif alabilirsiniz ancak…

***

EVLİLİK SÖZLEŞMESİ
Michelle Richmond
Hep Kitap, 442 sayfa

“Evliliğin içinden geçilen bir kapı olmasını beklemiştim. Yeni bir eve girer gibi evliliğin de içine girer, değişmeyen bir mekan olmasını beklersiniz. Ama tabi ki yanılıyordum. Evlilik hem tek başınıza, hem de beraber ilgilenmeniz gereken, yaşayan, değişen bir şeymiş meğer. Hem sıradan, hem beklenmedik açılardan büyüyüp serpilirmiş. Evlilik de çelişkilerden oluşan canlı bir şeymiş. Hem önceden kestirilebilirmiş hem insanı şaşırtırmış; hem iyiymiş hem kötüymüş. Her geçen gün daha da karmaşıklaşırmış.”
Jake bu dersi epey bir olay yaşadıktan sonra çıkarıyor. Eski rock şarkıcısı, avukat Alice ile evlenen Jake aslında geç ve sağlam bir evliliğe başladıklarını düşünüyordur. Ama bu yetmez. Yeni tanıdıkları, Alice’in bir müvekkili tarafından değişik bir organizasyondan ilginç bir davet alırlar. Katılımcılarına sıkı bir sözleşme imzalatan bu gizli grup, evlilikleri daha da sağlamlaştıracaklarını üyelerine garanti etmektedir. Alice ve Jake asla monotonluğa düşmeyen, güven ve sadakatin hiç eksilmediği sağlam ve mutlu bir evlilik yapmayı maçlıyorlardır. Ama bunu dışardan bir sözleşmeyle sağlamaya çalışmaları neredeyse hayatlarına malolacak bazı olayların gerçekleşmesine kapı açar. Zaten bir evlilik danışmanı olan Jake ve başarılı bir hukukçu olan Alice’in böyle bir sözleşmeye kapılmaları okuyucuda bazı ikna sorunları yaratsa da Michelle Richmond’ın “Evlilik Sözleşmesi” adlı bu gerilim romanı oldukça sürükleyici olaylarla sürüyor. Muhtemelen gelecek yıl Hollywood uyarlamasını izleyeceğimiz romanın yer yer fazla uzun bölümleri olsa da enteresan bir hikayesi var. Ama Jake’in kendisine yardım etmesi için gelen ve evlilikler yaşayan çiftlerle ilgili kısımlarda roman bir evlilik araştırmasına dönüşebiliyor. Bu anlamda kimi zamanlar hikayenin ritmi bozulsa da evlilik kurumu üzerine düşünen bir kitap okuduğunuz hissine kapılmıyor değilsiniz.

İyi ve rafine bir senaryoyla hit bir film olarak karşımıza çıkabilir seneye. Filmi bekleyemem diyorsanız da hiç sıkıcı olmayan bu evlilik gerilimine buyurabilirsiniz.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here