3 FİLM 1 KİTAP

BURAK GÖRAL İLE 3 DVD 1 KİTAP

ARRIVAL – GELİŞ
Yönetmen: Denis Villeneuve
Oyuncular: Amy Adams, Jeremy Renner, Forest Whitaker
116 dakika, 7+

Uzaylı istilaları sinemada bugüne kadar hep başka sorunları işaret eden metaforlar olarak kullanıldı. Kimi zaman bir inanç sorgulamasına, kimi zaman rayından çıkmış insanlığa gelen bir cezaya kimi zaman da yabancı bir sisteme, bir ırka karşı ayrımcılığa getirilen bir eleştiri ya da doğrulama işlevi gördü. “Geliş”de de dünyanın 12 ayrı noktasına inen uzaylılar insanları, onlarla iletişim kurmakla görevli bir dilbilimcisi olan Dr. Louise Banks aracılığıyla uyarmaya çalışıyorlar. Hikaye ilerledikçe dünyanın tüm ülkeleri önce birleşip, panik halinde sorunu çözmeye çalışırlarken sonra (tabi ki!) Çin ve Rusya yüzünden kopmalar yaşanıyor. Ama filmin asıl derdi uzaylıların haddimizi bildiriyor olması değil, bunun yanısıra Louise Banks’in kişisel hikayesini de devreye sokuyor yönetmen. Görünen o ki; Louise gencecik kızını erken kaybetmiş acılı bir kadındır. Uzaylılarla kurduğu iletişimde onun bu hali kilit bir rol oynayacaktır.
“Kötü bir sonu olacağını bile bile iyi bir hikaye yaşamayı kabul eder misin?” sorusu filmin temel sorusu aslında. Bu kritik soru da bizi aslında insan denen varlığın özü hakkında düşünmeye zorluyor. Oysa film uzaylıların gelişinden itibaren bizi çok daha büyük bir olay için hazırlıyor. Bir kere filmin uzaylılarının hiçbir filmde rastlamadığımız güzellikte bir ifade biçimleri, dilleri var. Üzerinde çok çalışılmış, oldukça görsel bir iletişim modeli kurulmuş. Geliş nedenlerinin muğlaklığı (silah teklifi?) ya da Louise’e özel bir hale bürünmesi ise her ne kadar duygusal sahnelerle betimlenmiş olsa da tatminkar değil.
Film bize bol bol Spielberg’in uzaylı filmlerini, “Mesaj” (Contact) ve “İşaretler” (Signs) gibi diğer istila filmlerini hatırlatıyor. Hatta müzik ve görüntü çalışmaları Christopher Nolan filmlerini çağrıştırıyor. Estetik anlamda bizi ziyadesile doyuruyor yönetmen ama içerik olarak sonunda “bunca hengame bunun için miydi yani?” diye kalakalma ihtimaliniz var. Nitekim aynı kapıya bu kadar masraf yapmadan da ulaşabilirdi! Ama Louise rolünde izlediğimiz Amy Adams rol aldığı her filmde olduğu gibi başından sonuna bizi kendisine filmden daha çok bağlamayı başarıyor.

TRENDEKİ KIZ
The Girl on the Train
Yönetmen: Tate Taylor
Oyuncular: Emily Blunt, Haley Bennett, Rebecca Ferguson
112 dakika, 7+ 13A

İngiliz yazar Paula Hawkins’in “Trendeki Kız” adlı üçüncü romanı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ilgiyle okunmuştu. Başarısız bir evliliğin sonunda yalnız kalmış, alkolik ve depresif bir kadın olan Rachel, işini kaybettiğinden beri avare bir hayat sürmektedir. Sık sık kullandığı şehir hatları treninde eski evinin önünden geçerken, eski kocası Tom’u yeni eşi ve çocuğuyla birlikte yaşarken görebilmektedir. Hatta hâlâ zaman zaman onu aramakta ve aileyi rahatsız etmektedir. Aynı yolculuklarda eski evinin yanındaki evde yaşayan ve görünüşe göre hayli mutlu bir çifti, Megan ve Scott’ı da imrenerek izliyordur. Ancak bir gün yine trendeyken Megan’ı başka bir erkekle öpüşürken görür. Megan’ın ortadan kayboluşuyla Rachel kendisini polisiye bir vakanın tam ortasında bulacaktır…
Roman finale doğru cazibesini giderek yitirse de son derece akıcı ve ve dinamik bir kurguyla yazılmış bir romandı. Sinemaya uyarlaması cazip ama zordu. Bir Alfred Hitchcock filmi mantığıyla ele alınıp tıpkı yine popüler bir roman olan “Kayıp Kız”ı başarıyla uyarlayan David Fincher gibi bir yönetmenle harika bir gerilim filmi çıkartmak mümkündü. Ancak 2011’in Oscar adaylarından biri olan “Duyguların Rengi”yle dikkat çeken Tate Taylor bu tür filmlerin yönetmeni değilmiş maalesef. Kitapta Rachel’ın diğer iki çiftin hayatına girişi daha ikna edici olaylarla gelişiyor gibiydi. Ancak sinemada bazı fikir ve olayları yutturmak daha zordur. Rachel’ın tren camından Megan’ın kocasıyla seviştiğini bile görebilmesi, üstelik bazen yakın bazen uzaktan, bazen hızlı bazen ağır çekimde görüyor gibi gösterilmesi, Rachel’ın romandakinden daha sefil bir hale indirgenmiş olması (iyi oyuncu olan Emily Blunt’a rağmen), bütün hikayenin İngiltere’den ABD’ye taşınması, filmin ‘çocuksuz kadın mutsuz kadındır’ demeye çalışması ve kendisini erkenden hissettiren finaliyle oldukça yaralı bir uyarlama. Sonuçta “Trendeki Kız” baştan sona sıkılmadan izletse de kendisini, depresif bir film. Daha iyi uyarlanabilseymiş daha keyif veren bir film olabilirdi.

THE BFG
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Mark Rylance, Ruby Barnhill, Penelope Wilton
117 dakika, 7A

“Charlie’nin Çikolata Fabrikası”, “Matilda”, “Yaman Tilki” ve “Dev Şeftali” gibi çocuk klasiklerine imza atmış yazar Roald Dahl’ın daha önce sadece bir kere TV için animasyon filmi yapılmış “The BFG” adlı kitabı (bizde ‘Koca Sevimli Dev’ adıyla yayımlanmıştır), ilk kez Steven Spielberg’in yönetmenliğinde beyazperdeye uyarlandı…
Devler ülkesinde diğer devler tarafından sürekli aşağılanan ve ezilen iyi yürekli ve yardımsever bir dev, geceleri çocuklara gizli gizli güzel rüyalar üflemektedir. Yanlışlıkla bir yetimhanede yaşayan Sophie’ye görününce onu yanına almak zorunda kalır. Ancak devler ülkesinin diğer devleri oldukça kabadırlar ve insan yemeye de bayılırlar. Koca sevimli dev kısa zamanda arkadaş olduğu Sophie’yi onlardan saklayabilmek için büyük çaba gösterir. En sonunda bu maceraya İngiltere Kraliçesi ve İngiliz ordusu da dahil olacaktır!
Filmin benim için en temel sorunu da bu son cümlesinde yatıyor. Aslında Dahl’ın kitabının sonunda da bu ordu meselesi var ama filmde izleyince biraz rahatsız olmadım değil. Filmin kahramanı olan devin altın gibi bir kalbi varken, kötü devlerle başedebilmek için kraliçenin huzuruna çıkıp ona bağlılık göstermesi ve ordudan yardım alması bir çocuk hikayesi için çok doğru bir çözüm gibi gelmiyor bana. Ayrıca devin Sophie’ye bir çocuğa güzel rüya üflemeye örnek olarak verdiği Amerikan başkanlı rüya da ‘ne alaka!’ dedirtti. İngiltere’de bir çocuğun göreceği daha güzel bir rüya yok mu mesela? Devin Sophie’yle geçirdiği zamanlar da biraz uzayınca ortalarda filmin ritmi hayli düşüyor. Hikayenin ana teması olan rüyalara erişebilme meselesi de mesela bir “Hugo”daki kadar ustaca halledilemiyor. “E.T.”nin de muhteşem senaryosuna imza atmış olan ve geçen yıl vefat eden Melissa Mathison’ın yıllar önce yazdığı bu senaryo kusursuz değil yani.
Ama bunların dışında Spielberg’in bariz yönetmenlik ustalığı tabi ki gösteriyor kendisini sık sık. Nitekim filmin teknolojik olarak en ufak bir sorunu yok. Karakterler ve mekan tasarımları birinci sınıf. Devi canlandıran ve Spielberg’in önceki filmi “Casuslar Köprüsü”ndeki harika performansıyla da unutulmayan Mark Rylance’ın bilgisayar destekli performansı çok başarılı.

***

KUZGUN
The Raven
Edgar Allan Poe
Everest Yayınları, 63 sayfa

Amerikalı yazar/şair Edgar Allan Poe, eseri “Eureka”nın başında ‘Bu kitabı, düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum!” yazmıştı. Özellikle de gotik edebiyatın bugün başyapıtları kabul edilen pek çok şiir ve kısa öyküleriyle bilinen yazarın düş dünyasının derinliği tartışılmaz. Üstelik 1800’lü yıllarda yaşamış olduğunu da unutmamak lazım!
Şüphesiz Poe’nun ilk akla gelen eseri 1845’de ilk kez yayımlanan “Kuzgun” (Raven) adlı uzun şiiri. Everest Yayınları bu çok özel şiiri gerçekten de doyurucu bir baskıyla tekrar çıkardı karşımıza. Oğuz Baykara’nın titilikle uğraşılmaz düzgün çevirisiyle, Gustave Doré’nin ustalıklı resimleri, şiirin ingilizce orijinaliyle ve Edgar Allan Poe’nun bu şiiri nasıl yazdığını anlattığı uzun makalesiyle tam bir arşivlik olmuş.
Poe bu makalesinde de belirttiği gibi hem halk kitlelerinin hem de sanat çevrelerinin okumaktan keyif alacağı bir üslubu yakalamayı amaçlamış. Genç bir aşıkın kaybettiği sevgilisinin ardından yaşadığı büyük acıyı, dinmeyen matemini onu izlemeye gelen ve ağzından sadece “Asla” (Nevermore) kelimesi dökülen simsiyah bir kuzgunun şiiridir bu. Öyle melodiktir ki pek çok türden müzik parçasına ilham kaynaklığı yapmıştır. Hatta pek çok korku/gerilim filminde de kapı açmıştır.
Kitapta bulunan Poe imzalı makale ise bambaşka değerde bir metin. Üstat bu şiiri nasıl yazdığını açık yüreklilikle anlatıyor. Ve eserlerinin yaratım süreçlerini paylaşmayan sanatçıları da yadırgadığını söylüyor. Verdiği ipuçları yazmakla ilgilenen herkesi de çok ilgilendiriyor aslında.
Ama ben özellikle “Kuzgun” şiirini birkaç kez üstüste okunması gerektiğini, hatta ingilizce orijinalini de yüksek sesle okuyarak içindeki basit gibi görünen büyük ustlağı keşfedilmesi gerektiğini vurgulamalıyım.

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen bir isim girin