3 FİLM 1 KİTAP

259

BURAK GÖRAL İLE 3 DVD 1 KİTAP

SAVAŞ VADİSİ
Hacksaw Ridge
Yönetmen: Mel Gibson
Oyuncular: Andrew Garfield, Sam Worthington, Luke Bracey
133 dakika, 15+

Bugüne kadar sayısız 2. Dünya Savaşı filmi izledik. Ama Mel Gibson’ın “Savaş Vadisi”nde anlattığı hikaye gerçekten de ilginç. Okinawa muharebesi sırasında eline silah almayı reddeden Amerikalı asker Desmond T. Ross’un onlarca askerin hayatını nasıl kurtarabildiğini izliyoruz.
Gibson Desmond’ın içinde bulunduğu cehennemden, tek bir kurşun atmadan kendisini ve yaralı askerleri kurtarmaya çalışmasını filmin ikinci yarısında heyecanla izletiyor bize. Çok gerçekçi görünen savaş sahneleri savaşın dehşetini, neredeyse barut kokusuyla birlikte hissetmemizi sağlıyor. Kopan uzuvlar, sıçrayan kanlar, çamur içinde sürünen askerlerin üstlerine yağan makinalı tüfek kurşunları… Bu ortamda pasifist bir gencin inancına ve hümanizmine sarılarak verdiği mücadeleyi izletiyor bize.
Filmin birinci kısmında ise bir süre Desmond’ın çocukluğu ve ilk gençlik çağlarında küçük kasabasında yaşadıklarını izliyoruz. Desmond çocukken ağabeyiyle yaşadığı kavga sırasında içindeki şiddeti keşfetmiştir. Ağabeyini ciddi olarak yaraladığında dinine sığınarak tövbe etmiştir. Sonrasında Desmond büyüdükçe insanları iyileştirmenin kutsallığını keşfeder. Medikal bir eğitim almamasına rağmen kalın bir tıp kitabını okuması onu savaş sırasında birliğine sağlıkçı olarak başvurmak konusunda cesaretlendirir. Gibson’ın ele aldığı hikayenin en zor kısmı da burası zaten. Desmond’un yeni tanıştığı bir hemşireyle yaşadığı aşkı, onun bir sağlıkçıya dönüşmesiyle birlikte anlatılıyor. Sonrasında da acemilik döneminde silah eğitimini reddetmesiyle birlikte, komutanları ve diğer arkadaşlarıyla yaşadığı sürtüşme ve mahkeme süreci var. Eğer bu ilk kısım da çok sağlam kurulmuş olabilseydi, başarılı ikinci kısım daha yükselecek ve bütün olarak film çok daha başarılı sayılabilecekti. Ancak Gibson hikayenin dramını yeterince ikna edici ve güçlü temeller üzerine oturtamamış. Desmond’un babasıyla yaşadığı problemi ve ağabeyi gibi savaşa gitmeye karar vermesi meselelerini yüzeysel anlatmaktan kurtaramayan Gibson, dramatik etkiyi fazla açıklayıcı ve demode diyaloglarla kurmaya çalışmış.
Ancak Desmond Ross gibi bir karakterle tanışmak da ilginç diğer yandan. Giderek bütün dünyayı kaplayan, insanların bu savaş çığırtkanlığı ve tahammülsüzlük rüzgarı içinde yaşıyorken Desmond’ın ‘silahsız’ mücadelesine şahit olmak yine de değerli bir deneyim.
DVD Ekstra: Çıkartılmış Sahneler, Fragman

TATLIM TATLIM
Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Serkan Keskin, Şebnem Bozoklu, Çağlar Çorumlu
100 dakika, 13+

Yılmaz Erdoğan’ın tiyatroyla daha çok haşır neşir olduğu döneminde Demet Akbağ ile birlikte ilk kez 2004 yılında sahne aldığı kendi oyunu “Haybeden Gerçeküstü Aşk”, kadın-erkek ilişkileri üzerine yapılmış gerçekten komik diyalogları olan sade, izleyeni yormayan bir komediydi. Ülkenin genel ortalamasına dahil bir Türk erkeğiyle (hatta şimdilerde biraz kalburüstü bile kalabilir), zeki bir kadının tanışması, flört dönemleri, evlenmeleri, ev hayatları ve kavgalarıyla süregiden oyun, bir ilişkinin anatomisinden genele yayılan bir perspektife sahipti.
Erdoğan bu sevimli oyununu sinemaya uyarlarken senaryosunda birkaç küçük ‘sosyal medya’ yeniliği kondursa da esas büyük değişikliği bir çifti dört çifte çıkarmakla yapmış. Oyundaki ilişkinin her safhasını, birbirine paralel bir şekilde yaşayan dört ayrı çift var filmde. Her bir safhayı başka bir çiftle anlatmak da bir yoldu ama yönetmen aynı ilişkiyi çok az ve ince farklar barındıran dört çifte yaymayı amaçlamış. Kaynak oluşturan metin zaten sevimli ve ilgi çekici ama bu karar bir süre sonra bizi ‘zaten bütün erkekler aynı basitlikte, bütün kadınlar işte böyle titiz ve komplike, ilişkiler de zaten hep birbirinin aynı’ gibi genellemelere götürüyor ister istemez.
Bir tiyatro oyununda bir çiftin hikayesini bir yönde bitirirken aynı oyunu dört çifte uyarladığınızda dördünü de aynı finalle bitirmek de haliyle bize ısrarla aynı mesaj verilmek isteniyormuş gibi algılatıyor: Biz her ne kadar farklı özelliklere sahip oyuncularla farklı evlerde, farklı kimyalardaki evlilikleri izlesek de sonuçta ‘herkes evliliğini korumalı, aile içi sorunlar da biraz anlayışla puf diye çözülebilir’ diyor film sanki.
Elbette bu tondaki bir filmde fazla yüklü mesajlar, çözüm önerileri beklemek yanlış olur. Erdoğan’ın amacı memleketin kadın-erkek ilişkilerindeki kimi ortak noktalardan komik, akıcı ve daha çok ‘tespit yapmaya dayalı’ espriler üretmek. Her bir karaktere yetenekli oyuncular yerleştirerek, iyi yazdığı diyaloglarla, kelime oyunlarıyla, temelindeki skeç mantığını seyirciye çok da hissettirmeyen bir kurgu anlayışıyla yürüyor film. Karakterlerin sadece ana hatlarıyla var olmaları yetiyor, fazlasına pek de ihtiyaç duyulmuyor bu yapıda.
Ama yine de bu yapbozun içinde diğerlerinin önüne çıkan kimi parçalar mevcut. Mesela Büşra Pekin ve Serkan Keskin’in bazı sahneleri, özellikle de Pekin’in çarçabuk sarhoş olduğu bütün bir akşam yemeği bölümü; Şebnem Bozoklu ve Çağlar Çorumlu’nun neredeyse bütün sahneleri; Gupse Özay ve Fatih Artman’ın evlilik teklifi sahnesi, Aylin Kontante’nin akıllı telefon taklidi vb.

YAŞAM KÜRÜ
A Cure of Wellness
Yönetmen: Gore Verbinski
Oyuncular: Dane DeHaan, Jason Isaacs, Mia Goth
140 dakika, 18+

“Yaşam Kürü” iyi başlayan ve çok iyi çekilmiş bir film olmasına rağmen ilerledikçe cazibesini ve sıra dışılığını giderek kaybeden bir korku-gerilim. Genç ve iş hayatında yükselme konusundaki hırsıyla göze batan bir adam olan Lockhart, çalıştığı şirketin önemli bir yöneticisini, İsviçre’deki iyileştirme merkezinden çıkarmak için bir yolculuğa çıkar. Şirketi tarafından görevlendirilen Lockhart, bu gizemli merkeze girdikten sonra giderek büyük bir labirentin içine doğru çekilir. Sonrası bildiğimiz sanatoryumda geçen korku filmlerine yaklaşmakta. Hatta giderek gotik bir anlayışa doğru savrulmakta. Hikayenin sürprizlerini bozmadan şunu söyleyebilirim ama; bu öykünün merkezinde bir kadına deli bir tutkuyla bağlı olan çılgın bir doktor var!
Film kapitalist şirketleri bir hastalık yuvası, kapitalizmi de bizzat hastalık olarak gösterip değişik bir korku/gerilim hikayesi sunacak gibi başlıyor. Sonra birden “Zindan Adası”na çeviriyor direksiyonu, oradan da vazgeçip özellikle 1950’lerin 60’ların klişe korkularını adeta taklit ediyor. Yani giderek soluyor, özgünlüğünü yitiriyor. Yönetmen Gore Verbinski imajlarla çok iyi oynayan, parlak sahneler çekebilen bir yönetmen. Burada hem güzel resimler, hem etkili bir mekan çalışmasına imza atmış. Ancak hikaye yürümüyor, neden-sonuç ilişkileri yeterince güçlü olarak birbirlerine bağlanamıyor. Hikayenin omurgasıyla ilgili bir sürü soruya mantıklı cevaplar bulunamıyor film boyunca. Üstelik bir de meselesini fazlaca uzatıyor. Bu hikayeye biz neden iki buçuk saatimizi veriyoruz?
Leonardo DiCaprio benzerliğiyle de ilgi çeken Dane DeHaan yetenekli bir genç oyuncu ama bu hikayede başrolde olsa bile yeterince dolgun bir performans veremiyor. Çılgın doktor rolündeki Jason Isaacs ise yakın zamanda rol aldığı “The OA” adlı dizideki rolünü sanki aynen taklit ediyor.
DVD Ekstra: Silinmiş Sahneler, 2 Yapım Belgeseli

***

AY IŞIĞI SOKAĞI
Die Mondscheingasse
Stefan Zweig
İş Bankas Kültür Yayınları, 74 sayfa

Stefan Zweig okumak, başlıbaşına bir edebi zevktir. bu Viyana doğumlu çok yönlü yazarın roman, öykü, biyografi ve denemeleri onun anlamlı, hüzünbaz üslubuyla harmanlanmış metinlerdir hep. Yazar öykülerinde acılı ve kederli kahramanlarının içsel ve dışsal yolculuklarını iç içe geçirir. Kimi zaman yazarın bir gemide, bir otelde, bir kafede ya da sayfiye bir yerde karşılaştığı birinin ağzından anlatıyormuş gibi yazılmışlardır. Aşkın yıkıcılığı, kaderine etki etmekte zorlanan insanların düştüğü tuzaklar ya da bir hayatta kalma mücadelesi… Benzer temalarda dolaşsa da insan olmanın ağırlığını onun kahramanları üzerinden kendi sırtınızda dahi hissedebilirsiniz.
Yazar en kısa öykülerinde dahi derinlerine nüfuz edebildiği karakterlerinin yanısıra Avrupa’nın siyasal ve sosyal değişimini de sağlam bir arka doku olarak kurmuştu. Her zaman akıcı üslubuyla karakterlerinin tüm çelişkilerine, zaaflarına ve gelgitli ruh hallerine okuyucuyu hemen ortak eder.
İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “Ay Işığı Sokağı”nda yazarın 5 tane güzel hikayesi bulunuyor. Kitaba adını veren hikayede bir liman kentinde gemisinin kalkmasını bekleyen bir adamın Zeki Demirkubuz’un “Masumiyet”ini hatırlatan bir aşk hikayesine şahit oluşunu okuyoruz. “Leporella” kitabın en güçlü hikayesi. Bir asilzadenin yanında çalışan hizmetçi kadının giderek kendi kişiliğini yokedişini ve patronunun hayatına müdahil olma çabası anlatılmakta. Düşman bir ülkede hayatta kalmaya çabalayan yaralı bir Fransız albayın heyecanlı hikayesi “Nişan”da ve üniversitedeki hocasına isyan eden Liebmann hüzünlü biten isyanı da “Avare”de anlatılımakta. Ama en hüzünlü hikaye ise “Leman Gölü Kıyısında Olay”. Bir Rus savaş esirini bulan köylüler, ona yardım edip köyde bir süreliğine yeni bir yaşam kurmasını sağlamaya çalışsalar da Boris, ülkesindeki evini ve ailesini çok özlemiştir.
Zweig’ın en karanlık hikayelerinden beş tanesi bir araya gelmiş bu kitapta. Yutar gibi okuyorsunuz adeta Zweig’ın diğer bütün öyküleri gibi… Regaip Minareci’nin başarılı çevirisini, İş Bankası Yayınlarını da Zweig’in tüm öykülerini özenli baskılarla kütüphanemize kazandırdığı için teşekkür ederiz.. .

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here