3 Film 3 Kitap

3 FİLM

TERS YÜZ / Inside Out

tersyuz_dvd

Özellikle de “Oyuncak Hikayesi” filmleri, “İnanılmaz Aile”, “Wall-E”, “Kayıp Balık Nemo”, “Yukarı Bak” ve “Ratatuy” gibi çok iyi filmleriyle animasyon sinemasında çığır açan Pixar Animasyon Stüdyoları “Ters Yüz”de de çok parlak ama zor bir fikirden neredeyse kusursuz bir hikaye yaratmayı başarmış. Çocuksu ama diğer bazı animasyon filmlere göre hayli de sofistike bir hikayeye sahip.

Hikaye, kafamızın içinde neşe, üzüntü, öfke, tiksinti ve korku hislerimizi yöneten küçük canlıların yaşadığı düşüncesinden yola çıkıyor. Bu küçük canlılar temsil ettikleri hislere ve ait oldukları kişilerin yaşlarına uygun şekillerde tasarlanmışlar. Ailesiyle Minnesota’da yaşayan Riley’nin kafasının içindeki bu sesler onun bütün duygu dünyasını o 11 yaşına gelene kadar arızasız bir şekilde düzenlemişlerdir. Hiçbir aksilik beklenmiyordur, ta ki Riley’nin ailesi bir gün San Francisco’ya taşınmaya karar verene kadar…

Film, insanların beş ayrı duygusunu yöneten beş ayrı kafa sesinin olduğu fantezisini bir senaryo başarısı olarak filmin hemen başında o kadar güzel hallediveriyor ki, şaşırıyorsunuz. Karakterlerini hemen sevdirmeyi başaran film, Riley’nin kafasının içinde ‘neşe’ ve ‘üzüntü’den sorumlu duygu karakterlerinin bir aksilik sonucu ana üslerinden uzaklaşmalarıyla asıl yolculuğunu başlatıyor. Birbirleriyle tümüyle zıt karakterde olan neşe ve üzüntü Riley’nin bilinçaltı ve üstü evrenlerinde yol alarak beyin sistemine tekrar ulaşmaya çabalarlarken Riley’nin ön ergenlik ve yeni bir şehire/eve/okula adapte olma zorluklarına da çare olmaya çalışırlar.

(Yeni Film / Disney)

SPOTLIGHT

spotlight_dvd

2001 yılında Amerika’nın güçlü yerel gazetelerinden biri olan Boston Globe’un başına yeni bir editör gelir. Marty Baron gazetenin araştırmacı gazetecilik yaparak vurucu yazı dizileri hazırlayan ekibi Spotlight’a ellerindeki işi bırakıp yeni bir habere odaklanmalarını ister. Haber yıllar önce ortaya çıkmasına rağmen bir şekilde üstü çeşitli kişi ve kurumlarca kapatılmış olan şok edici taciz vakalarıdır. Ekip araştırmalarını derinleştirdikçe Boston’da görev alan birçok rahibin düzinelerce çocuğa cinsel tacizde bulunduğunu öğrenir. Görünen odur ki, Kilise de her eyalette yaşanan bu gibi durumların fazla duyulmasını engelleyip rahipleri korumak amacıyla onların yerlerini değiştirmektedir.

“Spotlight” çok vurucu bir olayı çok fazla süslemeden, suyunu çıkarıp, şov yapmadan ve de sömürmeden anlatan ve sağlam bir dramatik yapı kurabilen vurucu bir film. Gerçeklerin korkmadan, cesurca üzerine gidebilen bağımsız bir medyanın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu anlatıyor. Ama bunun dışında, yüz kızartan suçlara karşı bile sistemin kendini korumak adına bizi nasıl da görmemeye alıştırmaya çalıştığını, insanların bazen kendi rahatları için başlarını nasıl da başka yerlere çevirdiklerini de gösteriyor bize.

Genellikle diyalog üzerine kurulu yapısına rağmen içine çeken ve yumruklarınızı sıka sıka izlemenizi sağlayan “Spotlight”, özellikle de gazeteci kahramanlarının herbirine gerektiği kadar yaklaşıp klişelere ve tuzaklara hiç saplanmıyor. Film bu büyük skandalı hem cesurca hem de ajite etmeden, sömürmeden işliyor.

İnsanlığın en büyük ayıplarından biri olan cinsel taciz ve tecavüz suçları asla affedilmemeli, üzerleri kapatılmamalı. Aksine spot ışıklarını kim olurlarsa olsunlar suçluların üzerine tutup onları sonuna kadar teşhir etmeli.

(Bir Film / Fox)

KÖTÜ KEDİ ŞERAFETTİN

kotu_kedi_serafettin_dvd

 

“Kötü Kedi Şerafettin” mizah yazarı/karikatürist Bülent Üstün’ün 1990’larda L-Manyak dergisinde çizmeye başladığı çizgi seriydi. Kendi kedisinden ilham aldığı söylenen Üstün’ün Şero’su, Cihangir’de bohem bir hayat yaşayan Tonguç’tan üremiş yarı insan yarı kedidir. Hikayedeki bütün hayvanlar insanlar gibi konuşabilmektedir. Ama Şero’nun sık sık “insan mıyız lan biz!” diye söylendiği gibi daha bir kendilerine has yaşam kavgaları vardır. Üreme, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik sert tavırlarıyla en az insanlar kadar vahşi ve hedonist, ama diğer yandan da ne istedikleri konusunda insanlardan daha dürüstlerdir. Şero mesela bir Garfield’dan farklı olarak alkol ve tütün ürünleriyle fazlasıyla barışık ve tembellik etmekten ziyade, sürekli hareket halinde olmayı tercih eden kabadayı bir kedidir. Yıllardır kendine ait kitlesi tarafından hararetle takip edilen Şero’nun yaklaşık 8 yıldır bir sinema filmi yapılması için uğraşılıyordu.

13 yaşından büyük izleyicilere hitap eden film, Bülent Üstün’ün ilk Şero hikayelerine oldukça bağlı kalan bir yapıda. Şero’nun nasıl dünyaya geldiğini es geçerek, Cihangir’deki düzenine göz atıp yanlışlıkla ölümüne sebep olduğu çizerin zombileşmesiyle başlayan hareketli bir kovalamacayı konu alıyor. Tıpkı çizgi romanında olduğu gibi argo ve küfürün gırla gittiği, şiddetli kavgaların yer aldığı animasyon film, teknik anlamda şimdiye dek izlediğimiz tüm yerli animasyonlardan daha iyi.

(Bir Film / Anima)

3 KİTAP

GERÇEK HESAP BU! / Nejat İşler

gercek_hesap_bu_kitap

Sinema oyuncularının anılarını yazdıkları kitapların en iyisi kuşkusuz Marlon Brando’nunkidir. “Annemin Öğrettiği Şarkılar”da Brando çocukluğundan, sinemadaki kariyerine, özel hayatına kadar her şeyi büyük bir açıkyüreklilikle anlatır. Bir biyografiden ziyade epik bir roman gibi okursunuz.

Hayatını bir şekilde “rock’n roll” ve marksizm üzerine kurduğunu yazan Nejat İşler’in kitabı böyle bir biyografi kitabı değil belki ama yazın dünyamızda sıkça rastlanmayan özellikte bir anı kitabı. Yazıların çoğu İşler’in OT dergisi için yazdıklarından oluşuyor. Bir edebiyatçı iddiası yok, ama her satırında hissedilen samimi olma arzusunun altı tümüyle dolu. İşler, okuyucusuyla adeta samimi bir arkadaşıyla Gümüşlük’teki o güzelim masalardan birine oturmuş sohbet ediyor gibi yazmış yazılarını. Bir film eleştirmeni olarak daha çok sinema anısı okumayı tercih edebilirdim ama sevilen oyuncu ortaya bir sektör anı kitabı çıkarmaktan özellikle kaçınmış. Çocukluğunu, türlü türlü işlerde yaşadığı tecrübeleri, sektöre girdikten sonra yaşadıkları, kitap ve korsan albüm sattığı tezgah günleri, Gümüşlük’e yerleşip amatör lig futbol takımı Gümüşlükspor’u kalkındırmak için kollarını sıvadığı zamanları anlatıyor. Bir anı kitabından ziyade “anlatı” demek daha doğru o yüzden. Bir ya da iki günde rahatça okunan akıcı bir anlatı bu ve bir renkli karakterler galerisi aynı zamanda… Özellikle “Thelma”yı merak ediyor insan…

(Can Yayınları, 184 sayfa)

ÜÇ KIZ KARDEŞ / Anton Pavloviç Çehov

uc-kiz-kardes_kitap

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları daha önce Anton Çehov’un altı büyük oyununu tek bir kitapta toplamıştı. Ancak geçen seneden itibaren yayınevi, yazarın oyunlarını “Modern Klasikler Dizisi” kategorisinde tek tek ve güzel tasarlanmış kapaklarla basmaya başladı. “Vanya Dayı” ve “Martı”nın ardından “Vişne Bahçesi” ve “Üç Kız Kardeş” de kendilerine ait kapak ve kitaplarla raflara girdi.

Çehov’un özellikle diyalog yazmadaki ustalığı, oyunlarını sanki yeni yazılmış gibi algılamanıza yolaçabilir. Bütün oyunlarında benzer temalarda dolaşıp dursa da karakterlerini konuşturmaktaki becerisi her bir oyununu unutulmaz kılıyor. “Üç Kız Kardeş” taşra hayatından sıkılmış ve Moskova’ya dönme hayalleri kuran Olga, Maşa ve Irina adlı kardeşlerin hikayesini anlatıyor. Aristokrat Prozorov ailesinin yakın bir zamanda babalarını kaybetmiş olan üç kız kardeşi; kumar borçlarına ve yanlış bir evlilik yapmış olmasına rağmen erkek kardeşleri Andrey’den daha mutsuzdurlar ve hayatlarını yönetebilme konusunda çok da becerikli değillerdir. Andrey’in karısı Nataşa ilk sahnelerde kibar ve sevecenken giderek kız kardeşler üzerinde daha etkili olan bir karaktere dönüşüyor onlar pasif kaldıkça..

Defalarca sinemaya ve sahnelere uyarlanan “Üç Kız Kardeş” Ataol Behramoğlu’nun Rusça aslından yaptığı temiz çeviriye rağmen “Martı” ya da “Vanya Dayı” kadar sürükleyici sayılmaz ama taşrada sıkışıp kalan, her şeyden sürekli şikayet etmelerine rağmen patinaj çeker gibi oldukları yerde devinip duran aydınların hallerini iyi anlatan bir metindir.

(Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 116 sayfa)

KİBRİTLERİ ÇOK SEVEN KÜÇÜK KIZ / Gaétan Soucy

kibritleri_cok_seven_kitap

Zor bir hikayenin izinden gitmiş Kanadalı yazar Gaétan Soucy. Bir kasabanın maden sahibi dul, zengin adamının iki çocuğu, hayatlarında malikanelerinin dışına çıkarılmamışlar, dış dünyaya tamamen yabancı bir hayat yaşamışlar. Hikayeyi anlatan kız bile kendisini erkek sanıyor hatta. Romanın hemen başında babanın ölümü iki kardeşin giderek bir vahşete dönüşecek olan hikayesini de başlatıyor.

Soucy’i üne kavuşturan 1998 tarihli bu ilk romanının zorluğu, doğduğundan beri dış dünyadan tecrit edilerek yaşamış ergen bir kızın dilini oluşturabilmek. Bu kız bazı eşyalara kendince başka isimler takmış, bazı durumları da kısıtlı bir kelime hazinesiyle tarif ederken bocalamakta. Soucy’nin bu kısıtlı dünyanın dilini oturtması sırasında okuyucu zaman zaman şaşırıyor ve yoruluyor elbet. Ama bir süre sonra alışıyor ve kızın dünyasına uyum sağlıyorsunuz… Yer yer çok becerikli ve şaşırtıcı bir ustalıkla çıkıyor işin içinden Soucy. Ancak bu sefer de başka bir sorun çıkıyor ortaya. Soucy sık sık kızın evdeki geniş kütüphaneden faydalandığını okura hatırlatıyor. Spinoza’dan Shakespeare’e kadar birçok yazara ve eserine aşina olan bu kızın dilinin daha gelişmiş olması, bazı tanımlayamadığı cisim ve durumları aslında daha rahat tanımlayabiliyor olması gerekmez mi o zaman?

Yine de “Kibritleri Çok Seven Küçük Kız”, ilerledikçe açılan, açıldıkça vahşileşen ama duygusal tarafından da pek ödün vermeyen, keyifle okunan, finaldeki şiddetiyle de ayrıca sarsan ve 70’lerin gotik korku filmlerine yaklaşan bir roman. Hatta 70’lerde çekilmiş olsa babayı kesin Christopher Lee oynardı!

(Can Yayınları, 152 sayfa)

Keyifli film ve kitap önerileri için Kioskluyoruz :)

2 yorum

CEVAPLA

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen bir isim girin