Sosyal Medya Kullanımının Çocuklar İçin Sakıncaları
Çocuklar sosyal medyada hangi risklerle karşılaşıyor? Siber zorbalık, mahremiyet, bağımlılık ve uyku sorunlarına karşı ebeveynleri neler bekliyor? Kioskla okurları için araştırdık, kioskluyoruz.
- 05-02-2026 13:26
Son yıllarda birçok ülkede “16 yaş altı sosyal medya kullanımı” etrafında yoğun bir tartışma yaşanıyor. Bazı ülkeler platformlara daha sıkı sorumluluklar yükleyen düzenlemelere yönelirken, bazıları ebeveyn onayı, yaş doğrulama veya belirli saatlerde kullanım kısıtı gibi modelleri gündemine alıyor. Bu tartışmaların ortak noktası şu: Sosyal medya, çocukların günlük hayatına yalnızca eğlence olarak değil; uyku düzeninden ders başarısına, benlik algısından sosyal ilişkilerine kadar uzanan geniş bir alanda etki ediyor.
Veliler için asıl soru, “yasak gelsin mi?” tartışmasından önce şurada başlıyor: Çocuğum sosyal medyayı kullanırken hangi risklerle karşılaşabilir ve ben bu riskleri büyütmeden nasıl yönetebilirim?
Sosyal medyayı çocuklar için riskli yapan şey ne?
Sosyal medyanın riskli hale gelmesi çoğu zaman içerikten çok, “kullanım biçimi” ve “tasarım” ile ilgilidir. Sonsuz kaydırma, bildirimlerle sürekli bölünme, beğeni/yorum gibi sosyal onay mekanizmaları ve hızlı tüketilen video akışları çocuk beyninin henüz gelişmekte olan dikkat ve dürtü kontrol sistemlerini zorlayabilir. Yetişkinler bile bu tasarımlara karşı zorlanırken, çocukların daha savunmasız olması şaşırtıcı değildir. Üstelik çocukluk ve ergenlik, benlik algısının şekillendiği, duygusal dayanıklılığın tam oturmadığı bir dönem olduğu için sosyal medyadaki etkileşimler (beğenilme, dışlanma, kıyaslanma) daha “sert” hissedilebilir.
Ruh sağlığı: Kaygı, depresif belirtiler ve karşılaştırma baskısı
Araştırmalar sosyal medyanın çocuklar üzerinde tek bir etki üretmediğini gösterir; bazı çocuklar sosyal bağ kurma ve ilgi alanlarını geliştirme gibi faydalar yaşayabilir. Ancak kullanım süresi arttıkça veya kullanım “problemli” bir hale geldikçe riskler belirginleşir. En sık konuşulan alan, ruh sağlığıdır. Çocuklar sosyal medyada başkalarının “seçilmiş” anlarına ve filtreli hayatlarına maruz kaldıkça, kendi yaşamlarını değersiz görmeye daha yatkın hale gelebilir. Bu durum özellikle benlik saygısı kırılgan olan çocuklarda kaygı, yetersizlik hissi ve moral düşüklüğüyle sonuçlanabilir.
Bir başka güçlü risk de “FOMO” diye bilinen dışarıda kalma korkusudur. Arkadaş grubunun konuştuğu konuları kaçırma endişesi, çocuğu daha fazla çevrimiçi tutar; çevrimiçi kaldıkça da kıyas ve onay döngüsü derinleşir. Sonuçta sosyal medya, çocuğun ruh halini anlık geri bildirimlerle şekillendiren bir ortama dönüşür. Velilerin burada dikkat etmesi gereken nokta şudur: Çocuk sosyal medyada çok mutlu görünse bile, kullanımın çocuğu nasıl hissettirdiğini anlamadan riskleri görmek zordur.

Uyku: En yaygın ve en “gizli” zarar kanalı
Birçok aile sosyal medya riskini “tehlikeli içerik” üzerinden düşünür; oysa en yaygın etki çoğu zaman uykuda kendini gösterir. Yatmadan önce ekrana bakmak, hem mavi ışık hem de zihnin sürekli uyarılması nedeniyle uykuya dalmayı zorlaştırır. Dahası, sosyal medya akışının “bitmemesi” çocuklarda “bir video daha” döngüsünü besler. Uyku süresi kısaldığında ise ertesi gün dikkat, öğrenme, duygu düzenleme ve sabır eşiği olumsuz etkilenebilir. Bu yüzden sosyal medya kullanımını düzenlerken en hızlı sonuç veren adım, uyku rutinini koruyan net bir ekran sınırı koymaktır.
Dikkat ve odak: Bildirimlerle parçalanan gün
Sosyal medya, kısa süreli uyarıcılarla çalışan bir sistemdir. Bildirimler, hızlı videolar ve sürekli değişen içerik akışı çocuğun gününü küçük parçalara böler. Bu parçalanma, uzun süreli odak gerektiren ders çalışma, kitap okuma veya problem çözme gibi becerileri zorlaştırabilir. Burada yalnızca “ne kadar süre” sorusu değil, “nasıl kullanıyor” sorusu da önemlidir. Pasif tüketim (sadece izlemek, kaydırmak, kıyaslamak) çoğu çocukta zihinsel yorgunluğu artırabilir. Buna karşın kontrollü ve üretken kullanım (örneğin belirli bir hobiyi öğrenmek, içerik üretimini bilinçli yapmak) daha farklı sonuçlar doğurabilir. Ebeveynlerin hedefi, çocuğun gününü bildirimlerin değil, kendi planının yönetmesini sağlamaktır.
Siber zorbalık ve sosyal baskı: Risk, çoğu zaman “yakındaki” çevreden gelir
Siber zorbalık denince akla yabancılar gelse de, çocukların yaşadığı zorbalığın önemli bir kısmı okul arkadaşları veya yakın çevreden kaynaklanabilir. Sınıf grubunda alay edilmek, fotoğrafların izinsiz paylaşılması, dışlayıcı yorumlar, dedikodu ve linç kültürü çocukların psikolojisini ciddi şekilde etkileyebilir. Üstelik çevrimiçi zorbalık “evin kapısında bitmez”; çocuk eve geldiğinde bile telefonla devam edebilir. Bu süreklilik, çocuğun güven duygusunu sarsar ve kaçış alanını daraltır. Veliler için kritik sinyal şudur: Çocuk sosyal medya sonrası belirgin şekilde içine kapanıyor, sinirleniyor, ağlamaklı oluyor ya da okula gitmek istemiyorsa bu durum “sadece ergenlik” diye geçiştirilmemelidir.
Mahremiyet ve dijital ayak izi: Silinen içerik her zaman “yok” olmaz
Çocuklar paylaşımın kalıcılığını yetişkinler kadar öngöremeyebilir. Oysa sosyal medya, çocuğun dijital kimliğini yıllar boyunca taşıyabilecek bir iz bırakır. Konum bilgisi, okul detayı, günlük rutinler, yüz görüntüsü ve özel bilgiler kötü niyetli kişiler için risk oluşturabilir. Ayrıca çocukların arkadaşları tarafından alınan ekran görüntüleri, paylaşımın kontrolünü tamamen ortadan kaldırabilir. Bu nedenle “mahremiyet” konusu, sadece güvenlik değil; çocuğun gelecekteki itibarını da koruyan bir konudur.

Peki veliler ne yapmalı? “Yasak” yerine yönetilebilir bir çerçeve
Veliler için en etkili yaklaşım, tamamen serbest bırakmak ya da sert bir yasak çizgisine sıkışmak değildir. Daha sürdürülebilir olan, çocuğa yaşına uygun biçimde dijital özdenetim kazandıran bir sistem kurmaktır. Bunun başlangıç noktası, evde açık ve anlaşılır kuralların olmasıdır. Kurallar “ceza” gibi değil, “sağlık ve güvenlik” gerekçesiyle anlatıldığında daha kolay kabul görür.
En temel ve pratik adım, gece ekranını sınırlamaktır. Yatmadan önce ekranın bırakılması yalnızca uyku için değil, günün duygusal olarak sakinleşmesi için de önemlidir. İkinci adım, sosyal medya kullanımını “süre” kadar “içerik ve his” üzerinden konuşmaktır. Çocuğa “Ne izledin?” yerine “İzledikten sonra nasıl hissettin?” sorusunu sormak, savunmayı azaltır ve gerçek duyguyu açığa çıkarır. Üçüncü adım ise ebeveynin model olmasıdır. Evde telefon kuralsız dolaşıyorsa çocuğun kurala uyması zorlaşır; buna karşın ailece ortak bir medya kültürü oluşturmak (yemek masasında telefon olmaması, uyku saatinde ekranın kapanması gibi) çatışmayı azaltır.
Sosyal medya, çocuk gelişimi açısından “tasarım + alışkanlık” meselesidir
Sosyal medya çocuklar için tek yönlü bir “kötülük” değildir; ama tasarımı gereği çocukların uyku, dikkat ve benlik algısı gibi hassas alanlarını zorlayabilecek güçlü bir etkiye sahiptir. Bu nedenle veliler için en gerçekçi hedef, platformları “tamamen hayatın dışına atmak” değil; çocuğu koruyan sınırlar içinde, bilinçli kullanım alışkanlığı kazandırmaktır. Ülkelerin yaş sınırı tartışmalarına yönelmesi de temelde bu risklerin toplumsal ölçekte büyümesiyle ilişkilidir. Yasa değişebilir, platformlar değişebilir; ancak ebeveynin kurduğu “dijital denge” yaklaşımı, uzun yıllar geçerliliğini koruyan en sağlam çözümdür.