Gürültü Çağında Derinlik Arayışı

  • 23 Şub 2026

Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir meseleyi sizinle paylaşmak istedim: Bu kadar sesin, görüntünün, bildirimin arasında insan nasıl derin kalabilir? Nasıl gerçekten düşünebilir?



 Belki bu yazı hepimize biraz yavaşlama bahanesi olur.

Şimdi sadede geleyim.

Bir kafede oturuyorum. Masaların çoğunda iki kişi var ama dört ekran açık. Konuşmalar göz göze ve cümle halinde değil, bildirim aralarında ekranlara gömülü olarak kesik kesik sürüyor. Aynı masada, evde bağlantıda; kimse temas halinde değil. İşte çağımızın paradoksu burada başlıyor: İletişim arttıkça temas ve anlam azalıyor.

Modern insanın temel sorunu bilgisizlik değil, dağınıklık. Bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolay; her şey arama çubuğunun ucunda bir komutta. Fakat düşünce üretmek hiç olmadığı kadar zor. Çünkü düşünce, hızla değil, yavaşlıkla çalışır. Derinlik, dikkat ve özen ister. Dikkat ve özen ise çağımızın en kıt kaynağı.

Bugün “entelektüel” kelimesi ya romantize ediliyor ya da küçümseniyor. Oysa entelektüel olmak bir unvan değil, bir yaşama biçimi: Hayatı bilinçle yaşamak. Okuduğunu sindirmek. Duyduğunu tartmak. Kendi fikrine bile şüpheyle yaklaşabilmek. Hakikate karşı sadakat göstermek.

Albert Camus’un Yabancı’sındaki Meursault dünyaya karşı kayıtsızdır. Bugünün insanı ise kayıtsız değil; aşırı uyarılmış. Fakat sonuç birbirine çok yakın: İçsel kopuş. Camus’un karakteri anlamsızlığın sessizliğinde kaybolmakta. Günümüz insanı ise gürültünün içinde. İki farklı çağ, aynı varoluşsal boşluk.

Türkiye’de entelektüel yaşam ayrıca bir gerilim taşır. Çünkü bizde fikir yalnızca düşünsel bir mesele değildir; kimlik meselesidir. Bir görüş öne sürdüğünüzde sadece düşünceniz değil, tarafınız da belirleniyor: tarafsız olup olmamanız önem arz etmiyor sizi yaftalamak için. Bu yüzden derin düşünce yerine slogan üretmek daha güvenlidir. Slogan hızla yayılır; düşünce ise sabır ister.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın metinlerinde zaman ağır akar. Karakterler acele etmez. İç dünyaları geniştir. Bugünün insanı ise sürekli yetişmeye çalışır, yetiştiği şeyin ne olduğunu çoğu zaman bilmeden, benimsemeden. Tanpınar’ın “devam eden zaman” hissi yerini parçalanmış zamana bırakmıştır: Bildirimlerle bölünen, sekmeler arasında dağılan, sosyal medyasında görsellere heba edilen bir zaman.

Bu parçalanma yalnızca zihinsel değil, ahlaki olarakta aynı durumda. Dikkatini veremeyen insan, sorumluluğunu da derinleştiremez. Derin düşünemeyen insan, kolay yargılar üretir. Kolay yargılar ise kutuplaşmayı besler. Böylece kültür, tartışma zemini olmaktan çıkar; cepheye dönüşür.

Peki çözüm nedir? Teknolojiyi terk etmek mi? Hayır. Sorun araçlarda değil, bilinçte. Asıl mesele seçicilik. Her şeyi bilmek zorunda değiliz. Her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz. Entelektüel yaşam kültürü biraz da vazgeçebilme iradesini ortaya koymaktır. Gürültüyü azaltma cesareti.

Belki de ilk adım, yeniden yavaşlamaktır. Bence, bir akşam telefonu uçak moduna alıp tek bir şiir kitabı okumak. Hafta sonu bir sergiye gidip tek bir tablonun önünde on beş dakika durmak. İnstangram ve benzeri mecralardan zaman ayırıp Kioksla gibi mecralarda kaliteli zaman geçirmek. :) Bir arkadaşla konuşurken gözünün içine bakmak, bildirimleri susturarak. Bir kitabı gerçekten okumak. Bir fikri savunmadan önce anlamak. Farklı düşüneni dinlemek. Haklı çıkmaktan çok doğruyu aramak. Çünkü hakikat çoğu zaman alkış almaz; ama insanı içeriden inşa eder.

Entelektüel yaşam kültürü, raflarda biriken kitap sayısıyla değil, soruların derinliğiyle ölçülür. Kendine şu soruyu sorabilmekle başlar: Ben gerçekten düşünüyor muyum, yoksa yalnızca tepki mi veriyorum?

Gürültü çağında derinlik bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Ve belki de gerçek özgürlük, dikkatimizi nereye vereceğimizi seçebilme gücünde saklıdır.

Yavaşlayın ve kioskla kalın.

Yorum Yap