Mum Işığında Yavaşlamak ve Şehrin Yeni Sessiz Kaçışı

  • 28 Şub 2026

Hayatın getirdiği yepyeni deneyimler ve farkındalıklarla köşe yazılarıma kaldığım yerden devam ediyorum.



Bir süredir, kızım Ada ile başlayan ve oğlum Rüzgar’la devam eden yoğun annelik serüvenim dolayısıyla yazılarıma ara vermiştim. Yazmaya ve üretmeye arka planda devam ettiğim bu süreçte projeler, iş birlikleri ve fikirler elbette devam etti. Şimdi şehrin kültür-sanat ritmini; bir filmde, bir deneyimde ya da karşıma çıkan bir hikâyede paylaşma zamanı.

Şehir insanı fark ettirmeden hızlandırıyor. Günler; ekranlar, yetişmesi gereken işler ve bitmeyen bildirimler arasında akıp giderken, bazen en güçlü deneyimler en sessiz olanlar oluyor.

Şubat ayında İstanbul’da, Kırım Kilisesi’nde izlediğim "Candle Experience" konseri tam olarak böyle bir akşamdı. Mum ışığında konser deneyimimin bende bıraktığı izleri kioskluyorum. 

Kapıdan içeri girer girmez müzikten önce ışık karşıladı beni. Yüzlerce mumun yarattığı sıcak atmosfer, daha konser başlamadan izleyicinin temposunu hafifletiyordu. Sanki herkes aynı anda yavaşlamaya karar vermiş gibiydi. Günlük hayatın aceleciliği kapının dışında kalmıştı.

Son yıllarda dünyanın birçok şehrinde yaygınlaşan mum ışığında konser formatı, müziği yalnızca dinlenen bir performans olmaktan çıkarıp hissedilen bir deneyime dönüştürüyor. Kırım Kilisesi’nin yanı sıra tarihi dokusuyla öne çıkan Pera Palace Hotel, All Saints Moda Kilisesi gibi mekânlarda da gerçekleşen bu konserler, mekânın ruhunu performansın bir parçası hâline getiriyor.

Klasik eserlerden film müziklerine kadar uzanan repertuvar, geniş bir dinleyici kitlesini aynı atmosferde buluşturuyordu. Barok dönemin zamansız bestecisi Vivaldi’nin eserleriyle başlayan program, sinema tarihine damga vurmuş film müzikleriyle devam etti; özellikle John Williams imzalı melodiler salonda ortak bir hafıza duygusu yarattı. Hepimizin farklı zamanlarda, farklı hikâyeler eşliğinde duyduğu bu müzikler, yaylı çalgıların sade yorumu sayesinde bu kez çok daha kişisel bir hâl alıyordu. Ancak gecenin asıl etkisi repertuvardan çok, müziğin yarattığı duygu hâlinde saklıydı.

Günümüz insanı artık yalnızca etkinlik aramıyor; anlamlı bir an arıyor. Belki de bu yüzden bu konserlerde kimse telefonuna sarılmıyor, kimse acele etmiyor. İnsanlar uzun zamandır unuttuğumuz bir şeyi yapıyor: sadece dinlemek. Belki de bu konserlerin yarattığı etki, müziğin ihtişamından çok sadeliğinden geliyor.

Tarihi bir mekânın akustiğinde yankılanan melodiler, mum ışığının sakin ritmiyle birleşince zaman algısı değişiyor. Bir noktadan sonra sahne ile izleyici arasındaki sınır siliniyor; herkes aynı hikâyenin içinde oturuyormuş gibi hissediyor.

Pandemi sonrası kültür sanat etkinliklerinin yönü de değişti aslında. Büyük prodüksiyonların yerini daha kişisel, daha içsel deneyimler almaya başladı. İnsanlar artık “Ne izledim?” sorusundan çok, “Orada nasıl hissettim?” sorusunun peşinde.

O akşam en dikkat çekici an konserin bitişiydi. Alkışlar sona erdiğinde kimse hemen ayağa kalkmadı. Salonda birkaç saniyelik bir sessizlik kaldı. Belki de gecenin en gerçek anı buydu. Çünkü bazı deneyimler alkışla bitmez; insanın içinde yankılanmaya devam eder.

Şehir hızlandıkça sanat bize yavaşlamanın yollarını hatırlatıyor.
Ve bugünlerde belki de en büyük lüks, bir saatliğine bile olsa sadece durup dinleyebilmek.

Yorum Yap