Yazarın Diğer İçerikleri
Gürültü Çağında Derinlik Arayışı
- 23 Şub 2026
Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir meseleyi sizinle paylaşmak istedim: Bu kadar sesin, görüntünün, bildirimin arasında insan nasıl derin kalabilir? Nasıl gerçekten düşünebilir?
Günümüzün dijital sözlüğünde "bakmak", artık "görmek" ya da "hissetmek" ile eş anlamlı değil mi?
Akıllı telefonlarımızın pürüzsüz ekranlarından parmağımızı yukarı doğru her kaydırdığımızda, dünyanın bir ucundaki katliam görüntüsü ile bir tatil reklamı arasında sadece milisaniyeler var. Susan Sontag’ın o meşhur uyarısı bugün bir kehanet gibi karşımızda duruyor: Başkalarının acısına bakmak, artık o acıyı dindirme arzusunu değil, bakışın kendisini tüketiyor.
Ekonomide bir malın arzı arttıkça değeri düşer. Görünüşe göre insanlık vicdanı için de aynı kural geçerli. Savaşın, yıkımın ve ölümün yüksek çözünürlüklü görüntüleri her an, her kanaldan üzerimize boca ediliyor. Bu bir "hakikat bildirimi" değil, bir imaj bombardımanı. Eskiden dünyayı değiştiren tek bir kare fotoğrafın yerini, bugün etkileşim uğruna hızla tüketilen ve saniyeler içinde unutulan "içerikler" aldı.
Dehşetin enflasyonu, algısal eşiğimizi öyle bir noktaya çekti ki artık en vahşi sahneler bile gündelik görsel akışın sıradan bir dekoru haline geldi. Gerçek olan şudur ki dehşet, artık dehşet uyandırmıyor.
Sontag, görüntünün bizi olay yerinden ayırdığını ve birer "izleyici"ye dönüştürdüğünü söylerdi. Bugün bu durum bir adım daha ileri gitti. Ekranlar, kurbanla aramıza sadece mesafe değil, aşılmaz bir duyarsızlık zırhı örüyor. Bir trajediyi "beğenmek" ya da "paylaşmak", vicdanımızı rahatlatan sahte bir eyleme dönüşürken, trajedinin kendisi etkisiz bir imaja indirgeniyor. Acı artık bir deneyim değil, dijital bir veri paketi haline geliyor.
Savaşın trajedisi, dehşetin enflasyonu, hayatın acımasızlıkları artık bizi sarsmıyor mu? Yoksa biz o trajediyi bir film şeridi gibi izlemeye mi alıştırıldık? Akış devam ediyor, kahveler içiliyor, bildirimler gelmeye devam ediyor. Bu durum, insan ruhunun bir savunma mekanizması mı yoksa modernitenin getirdiği bir ahlaki çöküş mü?
Belki de en büyük trajedi, ölümün ve yıkımın, sadece ekranlarımızı süsleyen ve hızla geçilen birer piksel yığınına dönüşmesidir. Eğer bakmak bizi harekete geçirmiyorsa, çürümüş olabilir miyiz?
Yorumlarınızı, düşüncelerinizi merakla bekliyorum.
Uzun zamandır aklımı kurcalayan bir meseleyi sizinle paylaşmak istedim: Bu kadar sesin, görüntünün, bildirimin arasında insan nasıl derin kalabilir? Nasıl gerçekten düşünebilir?
İdris Kenç, insanın modern çağ içindeki konumunu, aidiyet ve hakikat arayışını merkeze alan metinler kaleme alır. Uzun yıllar farklı bir coğrafyada yaşamış olmanın kazandırdığı mesafeyle, birey ile toplum arasındaki gerilimi sorgular. Yazılarında derinlik, muhasebe ve düşünsel berraklık arar.